Geçtiğimiz hafta Ankara’da Bilkent Otel’de, PERYÖN İç Anadolu Şubesi’nin düzenlediği “İz Bırakan İnsan” temalı, ilham dolu kongreye katıldım. Gün boyu bir tarafta yapay zekanın sınırsızlığını ve diğer tarafta insanın yapabileceklerinin sınırsızlığını anlatan sunumları biraz da şaşkınlıkla dinleyip, akşam çıkarken, insanın sonunu yapay zeka mı getirecek, yoksa meraksızlığı ve isteksizliği mi gibi bir ikilemde kaldım.

Kongrenin ilham verici açılış sunumunu PERYON İç Anadolu Şubesi Başkanı Ceren Ertem yaptı. Sıklıkla seçimlerimizle yüzleştiğimiz kongrenin ilk konuşmasında da “iz mi bırakıyoruz yoksa is mi bırakıyoruz?” diye bir soru bıraktı. Öyle veya böyle bir etki yaratıyoruz etrafımızda, ama önemli olan neyi bırakmayı seçtiğimiz.

“Yapay zeka veri üretir, insan anlam üretir.” vurgusuyla ilerleyen Ceren Ertem’in konuşmasında, geleceği tahmin etmenin ne kadar zor olduğuna dair de çok güzel bir veri vardı. Dünya Ekonomik Forumu’nun yok olacak işlere dair tahminlerinin 2023 ile 2025 yılı kıyaslaması. Arada sadece iki yıl olmasına rağmen tahminlerin tutarsızlığını siz de görüyorsunuz.

Örneğin, hiçbirimiz yazılımın ilk etkileneceğini tahmin edemezdik dedi. Dolayısıyla bizleri belirsizlikte sörf yaptığımız bir dönem bekliyor aslında, çünkü tahminlerin tutmadığı enteresan bir döneme geldik.

Bu bağlamda çok etkileyici bir veri de kariyer.net sunumunda geldi. Küresel belirsizlik grafikte de görüldüğü üzere son zamanların en yüksek seviyesinde; beni en şaşırtan Covid döneminden bile son derece yüksek olması.
En etkileyici sunumlardan biri Kerem Dündar’ın sunumuydu. Öncelikli olarak veri odaklı liderliğe dair ipuçları verdi, her şeyi bilemeyiz önemli olan neyi bileceğimizi bilmek. “Bana ne?”, “Ben ne bileyim?” gibi soruları daha çok kullanmamızı önerdi, yeni dönemde en yapılmayacak şeyin atmak olduğunu söyledi 🙂 çünkü bir şeyi kafadan attığınızda yapay zekaya sorulur ve 5 dakika içinde doğru olmadığı ortaya çıkar, o yüzden de veri olmadan asla konuşmayın, size bir soru sorulduğunda “ben her veriyi okuyamam, veri olmadan cevap vermem” demekten çekinmemelisiniz dedi. Kerem Dündar’ın altını çizdiği şeylerden biri felsefenin yükselişiydi. Microsoft yapay zeka liderinin felsefe mezunu olmasından ve birçok şirketin de felsefecileri işe almaya başladığından bahsetti. Hatta MIT’de Philosophy Eats AI programı çıktığından bahsetti (makalesi burada https://sloanreview.mit.edu/article/philosophy-eats-ai/).
Herkes yapay zekanın işleri almasından korkuyor ama aslına bakarsanız Kerem Dündar’ın sunumunda insanın zekasını ne derece kullandığı ve ekranlara bakarak zekasının ne kadar köreldiğine dair bir vurgu vardı, dolayısıyla sonumuzu getiren yapay zeka mı olur yoksa kendimiz mi oluruz sorusunu akla getiriyordu.
Yine sunumdan bir başka not, Amerikalıların mythos adında bir yapay zeka çıkarıp bunu piyasaya sürmediklerini, sadece 150 şirketin erişimine açtıklarını, herkesin erişimine açtıkları takdirde tüm şirketleri çökerteceğini söylediklerinden bahsetti. Dolayısıyla, aslında şu an ne kadar ileriye gittiğini bilmiyoruz. Mythos’un daha “aptalını” sundular fable adında, o da telefonların iki aşamalı doğrulama sistemini anında çözünce onu da geri çektiler dedi.
Aşağıdaki slaytta da Kerem Dündar’ın tarım arazileri ile tarım arazilerinin verimliliğini kıyasladığı slaytı görüyorsunuz.

İnsan bunu görünce de tekrar başta söylediğim merak ve istek meselesini düşünüyor.
Bu sunumdaki bence en etkileyici noktalardan biri, Kerem Dündar’ın yapay zekaya yüklediği, Türkçe’ye çevirip düzgün bir slayt haline getirmesini istediği aşağıdaki görseli, yapay zekanın tam tersi anlam taşıyan bir görsele çevirmesi idi.

Yapay zeka kendi aleyhine bir slayt yaratmamış, kendine verilen orijinalle oynamıştı.

Dolayısıyla Kerem Dündar şu an yapay zekanın neler yapabileceğini bilmediğimizin altını çizdi. Anthropic’in başkanı kapatılsın dedi dinlemediler, geçen ay yapay zeka yavaşlatılsın dendi onu da dinlemediler diyerek bu konunun önemini vurguladı.
Bu sunumda yine önemli bir konu: Güven endeksi. Dünya ortalaması %30 olan güven endeksi Türkiye’de %14, 35-49 yaş aralığında ise %7. Bu da aslında bilişsel bir yük (cognitive load) yaratıyor, kime güveneceğim sorusunun sürekli arka planda çalıştığı bir zihin yaratıyor. Güvensizlik mutsuzluk getiriyor. Aslında başta bahsettiğim belirsizliğin çok yüksek olmasıyla, güvensizliğin çok yüksek olmasını birleştirdiğinizde, ne kadar yüksek bir (kendi deyimimle) bazal kaygımızın olduğunu görebilirsiniz; ne yapalım, biz de böyle bir döneme denk geldik.
Kerem Dündar burada güven endeksinin düşük olmasını sorgulayan bir noktaya da değindi; aslında bu coğrafya insanların birbirine çok zarar verdiği bir coğrafya değil, biz birbirimize yardım ederiz, hemen samimi oluruz; Londra’da bunu bulamazsınız dedi. Konuşmasını insana en çok iz bırakan şey sevgi, seven insanlardan olalım, biz insanlara güvenerek başlayalım diyerek bitirdi.
Meditopia’dan Fatih Mustafa Çelebi’nin konuşmasından bir not: OECD ülkeleri arasında en hızlı yaşlanan nüfus Türkiye. Baktığınız zaman hareket etmiyoruz, obezite ve diyabet oranımız çok yüksek. Bu bağlamda baktığınızda aslında iyilik haline yatırım yapmak sadece çalışanlarınıza yaptığınız bir yatırım değil, ülkeye yaptığımız bir yatırım. Yaşlı nüfusun artıyor olması nedeniyle özellikle ülkemiz için sağlıklı yaşlanmak çok kritik. Bu arada saunanın bu kadar faydalı olduğunu bilmiyordum, Finlandiya’da 6 milyon insan yaşıyormuş ve 2 milyonun üstünde sauna varmış, ilgilisine duyurulur 🙂

Microsoft yöneticilerinin deneyimlerini paylaştığı sunumda ise, risklerden biri, azalan rutin işlerin yerine şirketlerin yeni rutin işler eklemesi olarak tanımlandı. Çünkü rutin azalınca aslında insanın anlamlı işler yapmasına da alan açılıyor. Bu sunumda biraz Copilot’ın diğer yapay zekalarla farklarına da değinildi; burada en öne çıkan veri güvenliği. ChatGPT ile yazışıp iş planı oluşturduğunuzda, rakip de aynı soruyu sorarsa ChatGPT’nin rakibinize sizin yazdıklarınızla harmanladığı bir cevabı verme ihtimali gayet yüksek. Oysa Copilot’da böyle bir risk bulunmuyor (ben onların yalancısıyım). İçinde bir “prompt coach / komut koçu” mevcut, böylece kendi kodunuzu yazmanız daha kolay. Kendi uyguladığı bir örnek olarak “son altı aydır ekibime yazdığım emailleri incele, liderlik profilini çıkar, bir karakterle eşle ve gelişim planı çıkar” diye bir komut paylaştı. Yapay zekanın yazdıklarımızdan yapabildiği çıkarımlar düşünüldüğünde, insanın kendi farkındalık yolculuğunda inanılmaz bir noktadayız aslında. Burada tabii en kritik olan yine merak ve öğrenme çevikliği. Doğru cevapları verenler değil, doğru soruları soranların öne çıkacağı bir döneme girdiğimiz konuşuldu. En iyi hazırlık ise adaptasyonu geliştirmek.
Son derece etkileyici bir sunum yapan Ahmet Şerif İzgören, konuşmasında yerimizde oturarak iz bırakamayacağımızı yüzümüze çarpan ve ilham veren pek çok örnek paylaştı. Bizlerle kendi Ekolojik Çiftliği’ni (onu canlı dinlemenizi çok isterim, bir foto bile çekmemişim dikkatle dinlemekten) yaratırken yaşadıklarını ve çocuklar için yaptıklarını da paylaşan Ahmet Şerif İzgören’den not alabildiklerim:
* Ağaçların verimliliğini artıracak ağaç budama yolları göstermek üzere köye üç profesör götürdüklerini ve dinlemeye sadece üç köylü geldiğini anlattı. Her köylüye bir profesör. Gelişmek istesek dünya ne kadar farklı olurdu değil mi?
* Çiftlikte çalışanlarla ilgili kendisine demişler ki, Anadolu’da bir gelenek var, saatlik çalışırsan erkekler 1200 TL, kadınlar 800 TL alıyor. O da demiş ki bu bir gelenek değil, bu bir kötü alışkanlık, herkese 1000 vereceğiz demiş. Erkekler aylarca protesto edip çalışmaya gelmemişler. Kendi çevremizde etik olmayı seçsek dünya ne kadar farklı olurdu değil mi?
* Yine iz bırakanlardan bir örnek olarak doktor Ejder’den bahsetti, Ejder Bey Muğla’nın bir köyüne gidiyor, benim burada işim az diyor, sonra okçuluk başlatıyor köyde, ve o köyde şu anda 500 tane madalya var. O okçulardan Emircan, dünyanın en iyi okçusu seçilmiş. Neler yapabileceğimize odaklanıp yeni olasılıklar yaratsak dünya ne kadar farklı bir yer olurdu, değil mi?

Ezber bozan bir sunum da Latro’dan dinledik. Hiyerarşinin olmadığı bir şirket kurmuşlar. O hiyerarşinin olmaması için bir ön şart var tabii, kişilerin sorumluluklarını bilmesi ve yerine getirmesi. Latro’nun kurucusu bizlerin büyürken sorumluluk almama üzerine yetiştirildiğimizden başlayarak, çalışanların memnun olmadığı her şeyi değiştirme ihtimali ve şansı olan bir ortam kurduğunu anlattı. Yetişkin olamayanlar ülkesinde yetişkin olmaya çalışanlarımızı davet ediyoruz dedi. Şirketin hiyerarşisi ve takımlarla yönetilen bir yapısı olduğunu, ücret dahil pek çok konunun herkese açık olduğunu anlattı.

Kongrenin son konuşmacısı, “Nasıl Olunur?” podcast’ini keyifle dinlediğim Nilay Örnek. Bence bu konuşmadan tek bir şey kalsa o şu cümlesi olmalı: “ben kovulduktan sonra ünlü oldum”. Tam bir “Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye endişe etme; nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” örneği… 2013’te sadece işini değil mesleğini de kaybettiğini, önce derin bir umutsuzluğa düştüğünü, sonra bir kitapta akışkan modernity diye bir kavram okuyup akışkanlık içinde sörf yapma gibi bir mentaliteye geçip “peki ben neler yapabilirim?” ve “ben ne işe yararım?”a odaklanışını anlattı. Bazen son dediklerimizin nasıl güzel bir başlangıç olduğunu bile bilemiyoruz.
İz bırakan insan olmak için neler yapabileceğimizi, konuştuğu 250 kişiden en etkilendiklerini öne çıkarak aşağıdaki maddeler olarak anlattı:
– Akışkan ol, direnme değiş
– Değerlerine sahip çık
– Zamanı iyi oku
– Merakını kaybetme. (Burayı biraz detaylandırmak istiyorum, biliyorsunuz merak konusuna özel ilgim var.). İşimiz ne ise ona hizmet eden şeyleri merak ediyoruz ve böylece perspektifimiz çok daralıyor diyor Nilay Örnek. Başka şeyleri de merak etmek lazım; mesela o gün öğrenmiş ki un kurtları plastiğe eritebiliyormuş. Bu, ileride bakıp işte bu noktaları birleştirdim diyebilmek için noktaları toplayabilme yeteneği. Kendi işimiz dışındaki şeyleri de merak edip böylece alanımızı genişletebilmeyi anlattı. “Eminim bir yerde karşılığını bulacak; bugün bilemeyiz.” Türker Kılıç Hoca’nın bölümünü dinlememizi tavsiye etti. Nilay Örnek de cevaplar üzerine bir eğitim sisteminin bizi köreltmesinden, asıl önemli olanın güzel soru sorabilmek olduğundan bahsetti. Tam da burası aslında bir sonraki maddeye bağlanıyor.
– Multi disiplinler ol. Nilay Örnek’in “Her umut ortak arar” diye İstanbul apartmanlarını da anlattığı bir podcast’i daha var. Aslında apartmanları sevdiği için başlıyor ve enteresan bir şekilde o projeden daha fazla para kazanıyor.
– Okumak, insanı okumak – bu noktada da Beliz Güçbilmez bölümünü tavsiye ediyor.
– İyi anlatıcı ol
– Çalışkan ol
– Son maddesini de çok sevdim, yaşam oburu ol! Birinden bahsetti, kim olduğunu not almamışım ama, “domates gibi adamım, domates girdiği her şeye ismi verir: domatesli pilav, domatesli makarna, ben de her girdiğim yerde hatırlanırım” demiş.
Dilerim domates gibi olun siz de şu hayatta, bu hayattan geçtiğiniz, iziniz belli olsun, sizi eski köye yeni adet getirmekle, “kötü alışkanlıkları” değiştirmekle ansınlar…